'Şulebaş', başörtüsü kompleksini yıktı
Hala dinç ve heyecanlı
Yaklaşık yarım asırdır süren bir mücadelenin adı Şule Yüksel Şenler…
Türkiye’de din görevlilerinin eşlerinin dahi saçlarının bir kısmı gözükecek
şekilde çene altı başörtüsü taktığı günlerde oluşturduğu yeni tarzla
milyonlarca kızı etkiledi. Modern bir ailede başörtüsü takmaya karar
verince önce ailesi sonra çevresinin psikolojik baskısına maruz kaldı.
Tesettüre girmekle kalmadı, hem yeni bir tarz, hem de tesettürü anlatacak
konferanslara başladı. Gittiği her yerde büyük coşkuyla karşılandı ve
kısa sürede genç kızlar ve kadınlar başlarını onun gibi kapatmaya başladılar.
Konuştuklarını bizzat yaşayınca etkisi de fazla oldu. Kısa sürede
“Şulebaş” denen bir örtünme tarzı oluştu. Gazetelerde yazdığı yazı
ve konuşmalarından dolayı hakkında onlarca dava açıldı. Bir yazısından dolayı
9 ay hapis yattı. Bazı kitapları filmlere aktarıldı.
Şule Yüksel Şenler, bugün 70 yaşına merdiven dayamış durumda.
Normalde demeç vermeme kararı almıştı. Ancak bir gazete, hakkında tam sayfa
yayınladığı kendisiyle ilgili yazsında bazı yalan yanlış bilgilere yer verice dayanamadı.
Şenler bu yanlışları düzeltmek için Vakit’i seçti ve Sohbet Vakti’ne konuştu.
Hemen belirteyim, Şule Yüksel Şenler, hala çok heyecanlı, hayat dolu ve en
önemlisi de 40 yıl önce yaşadığı olayları tarih ve saatiyle anlatacak kadar da aklı
sağlam.
Sözü daha fazla uzatmadan sizleri yarım asra ışık tutacak sohbetle baş
başa bırakmak istiyorum.
***************************************************************************************
Şule hanım, isterseniz sizi çok kızdıran ve bu söyleşiye bir anlamda
vesile olan sizin, “yalan yanlış” dediğiniz, bir gazetedeki iddialarla
başlayalım. Birkaç örnek verir misiniz? Hangi iddialar yanlıştı?
En başta benim abi baskısıyla örtündüğümü yazmışlar. Bu tamamen yanlış
“Ağabey baskısı” diyor. Ağabey baskısı değil ağabey tavsiyesi vardı. O zaman
risale
derslerine gittim. Orada da “örtünün” dediler. Ben “şimdi örtünemem, imanım
kuvvetlendikçe kendim örtünmek istiyorum” dedim. Zaten hoşuma gidiyordu.
Başka?
Mesela “aşık olduğu erkekle 4 yıl flört etti” yazmışlar. Asla böyle bir şey yok.
Hiç aşık oldunuz mu?
Evet oldum. Çocukluk aşkı bunlar, on dört yaşındaydım. Ve hiç buluşmadım ve
hiç görüşmedim sadece mektupla platonik bir aşktı.
2 Evlilik geçirdiniz, evlendiğiniz kişiyle flört ettiniz mi?
Hayır etmedim.
Ve en önemlisi beni derinden yaralayan mesele, delirdiğimi iddia etmişler.
Çok şükür böyle bir şey yok. Ben bir ara geçici bir hafıza kaybı yaşadım,
bakın dikkatinizi çekerim geçici bir hafıza kaybı diyorum. 7 ay psikoterapi
gördüm,
böyle bir dönem geçirdim.
Yine Babası Hasan Tahsin ağır psikolojik hastaydı diyor, oysa psikolojik
hasta
değildi, yaşının verdiği şeyden erken bunama denilen bir durumu vardı.
Hafızasını kaybetmişti, bazen ara sıra geldiği oluyordu.
Anneniz başörtülü müydü?
Annem aksine, başörtülü değildi, çok modern bir hanımdı şapkalı makyajlı.
Annenizin hiç fotoğrafı var mı?
Var ama veremem, çünkü kendisi bir müddet sonra tesettüre girdi.
***********************************************************************************
Peki anneniz neden örtündü?
Annem bizden etkilendi ve aynı şekilde o da Risale-i Nur derslerine devam etti.
Ben o sıralarda Adalet Partisi(AP) edebiyat ve gençlik kolları başkanıydım,
AP mitinglerine katıldığım falan da oldu annem de Bakırköy kadın kolları üyesiydi
yani orada idare heyetindeydi. Biz fikren Demokrat Parti(DP)’liydik.
Menderes’e hayrandık bütün partiyle ilgiliydik çok değişik bir aile yapımız vardı
zaten.
Bütün siyasi olayları tartışırdık ve aramızda hamdolsun ciddi bir ayrılık çıkmazdı.
******************************************************************************************
ABİM NAMAZ KILIYOR DİYE BİZ BASKI YAPARDIK
Ama bu başörtüsü meselesinde ciddi bir ayrılık çıkmış?
E.. Aile modern bir hayat içinde yaşıyordu. Abim lise yıllarında Risale-i
Nur’la tanışıyor.
Tabii o zaman yasaktı risaleler. Baskınlar yapılıyordu, Kütüphaneler aranıyor,
kitaplar alınıyor ve gazetelerde bu olay “Nurcular basıldı” deniyordu.
Ağabeyiniz annenize ve size “başörtüsü takmalısınız” dedi mi?
Abim yalvararak söylerdi. “No’lur anneciğim, o mübarek saçlarını ört” der ve
telkinlerde bulunurdu.
Ama sizdeki dönüşüm müthiş olmuş..?
Tabiî ki onun vesilesiyle oldu, Risale-i Nur toplantılarına o gönderdi.
Toplantılara katıldım ve ben devam ettikçe kendimde günden güne
değişiklikler gördüm. Hakikatleri dinlemezdik, yani “ağabey herkes
aya giderken biz yaya mı kalacağız” derdik. Böyle çıkışlarla ağabeyimi
rencide eder üzerdik. Böyle bir müddet geçti ve abim evi terk etti neticede.
Arkadaşlarıyla ev tuttular ve tahsili bıraktı. Ağabeyimin ayrılışından sonra,
bende büyük bir üzüntü oldu. Abim ayrılırken, “Allah size hidayet versin,
Allah size yardım etsin” deyip ağlaya ağlaya uzaklaştı. Ve o an bana
olanlar oldu, ruhumda bir deprem oldu ve bir uyanış. Ve bir müddet
sonra Kadın gazetesinde “Duyuşlar ve Gülüşler” sunuşunda bir
hafta kız kardeşim bir hafta ben olmak üzere görüşlerimizi
duyuşlarımızı belli eden köşe yazıları hazırlıyorduk.
Ağabeyimin içime tohum ettiği o fikirler yeşeriyor ve kalemime yansıyordu.
Kimse inanmıyordu bu fikirlerin açık başlı bir hanımdan çıktığına.
Bu arada sizin tahsiliniz neydi?
İlk okuldan sonra iki yıl orta okula devam ettim. Ama düşünün açık bir
aile ama babam beni gündüzleri okula götürüyor çıkarken ise annem
gelip alıyordu. Yani bugünün ailelerinde görmediğimiz bir uygulamaydı bu.
Ben o kadar memnun olurdum ki bundan. Babam o sıralar yeni bir iş
almış ve annemde kalp hastasıydı ve annem o sıralarda kalp krizi geçirmiş
ve aylarca yatağa mahkum olmuştu. Çareyi beni okuldan almakta
buldular ben yalvarıyorum “şununla giderim, bununla giderim” diye.
Ama annem, “asla seni böyle bir cemiyette okula göndermem” dedi.
Annemin hastalığı geçtikten sonrada tabi bir iki yıl geçti artık benim
yaşıtlarım bir üst sınıfta olacak dedim ve reddettim.
***************************************************************************************************************
ŞULEBAŞ İSMİNİ MEDYA TAKTI
Okumadınız ama gazetelerde yazmağa başladınız, dahası konferanslar
başlıyor.
Neden konferans verme kararı aldınız?
İnanılmaz bir direniş ve kuvvetle karşı koyabileceğim bir yola sürüklendiğimi hissettim.
Bunu anlatmalıydım tebliğ etmeliydim. Ve o dönemde ciddi anlamda kitap da yoktu.
Bir tek “İslam’da Kadın” kitabı vardı ben de konferanslarım için ondan faydalandım.
Kitapların çoğu dışardan özellikle Mısır’dan gelirdi.
Örtündünüz ama, farklı bir tarzla. Dahası Şulebaş stili çıktı ortaya…?
O zamanlar örtünen kişilere “Ayşeler, Fatmalar” deniyordu. Bu isimler
o kadar basite indirgenmişti ki, hep hizmetçiler, kapıcı hanımları falan
örtünür anlayışı vardı. Bu kompleks içerisindeki genç kızlar ve hanımlarımız
Ayşe ve Fatmalara benzemek istemiyordu. Genç kızlarımız, hanımlar bu
aşağılık kompleksinden kurtulsunlar istiyordum. Halkı Müslüman olan ülkede,
tesettür, bir annenin çocuğuna dokunulmaz bir tehlike, dokunulmaz bir mevzu
görünüyordu. Ben “buna dokunacağım” dedim. Bu aşağılık duygusundan
toplumu ben kurtarmalıyım. Aktifim gazeteciyim, ben bu mevzuyu en iyi
şekilde yapabilirim. Bugüne kadar hep dünyaya çalıştım bu günden sonra
dinim için çalışacağım” dedim. Doğruya, güzele ve dinimin gerekleri
neyse hiç çekinmeden değinecektim. Dua ettim Rabbime;
“Allah’ım bana bahşet” dedim. Derken Rabbim kapıları açtıkça açtı.
İlk İslami yazımı Yeni İstiklal gazetesine münferit bir yazı olarak gönderdim.
Fakat Mehmet Şevket Eygi bey bunu görünce baş sayfada “İslam Kadınına
Hitap başlığıyla manşet yapmış. Bir şey daha yapmış Şevket bey.
Üç tane çarşaflı Pakistanlı genç kızı kitapları koltuklarında üniversiteye
girerken birisi peçesini açmış kaldırmış diğerleri de arkasından giriyorlar
şeklinde gösteren resmi kullanmış. Pakistan’da çarşaflarıyla üniversiteye
giren genç kızlar olarak altına da yazısını koymuş. tabi bu benim yazıyla
bütünleşince bu resim çok derin manalar içeriyor. Bunun bu şekilde
görünmesi beni şaşırttı ama hayra da vesile oldu. Hemen Türk Kadınlar
Birliği malum işgüzarlığı ile dava açtı.
Ne davası oluyor bu?
“Kadını çarşafa sokmak için bir hamle” gerekçesiyle açmışlar. Ama ikinci
celsede beratla neticelendi.
Başörtüsü modeli için Ermeni bir terziden model aldığınız da yazıldı
nedir bu mesele?
Dikiş kursu hocamız Ermeni kadındı. Yarısı Ermeni yarısı Türklerden oluşan
kursiyerlerle dokuz aylık bir kurs gördük. Ama benim başörtü modelimle hiç
alakası yok.
İŞE SAMSUN’DAN BAŞLADIM
Peki tasarım nereden aklınıza geldi?
O dönemde modern bir ailede yetiştiğim için sinemaya da giderdim. Bir aktör vardı.
Türban takardı. Hoşuma giderdi ama tabi önden açık, yarım bağlıydı.
Biz bunu boynu da kapatacak şekilde aldık. Saçı göstermeden yine
boyun kapalı arkadan bağladık. Daha sonra buna “sıkma baş” dendi. İlk önce böyle oldu.
Sonra yoğun şekilde konferanslar başlıyor. İlk konferansınız nerede oldu?
İlk olarak 1967’de Samsun’dan başladım. İmam Hatip öğretmeni Ali Acar
bey arkadaşlarına, “hanımlarımızı tesettüre ikna edemiyoruz.
En azından gelsin de hanımlarımız bir genç hanımı görerek kompleksten kurtulurlar”
demiş.
Samsun’dan başlamanızın bir manası var mı?
Hayır.
Ama bu benim ilk konferansım olmasına rağmen, salon katılımcıları almamış,
sokaklar caddeler meydanlar dolmuştu.
Organizeyi kim yapıyordu?
Ben konferansa çıkmadım. Davet alıyordum.
Yani bugünün sıkma başını siz yapmışsınız?
Onların tabiriyle sıkma baş efendim.
Bundan sonra başlıyor ve buna “Şulebaş” deniyor dimi?
Ama biz koymadık “Şulebaş”ı medya koyuyor. Öyle bir şey ki,
bu tarz hala devam ediyor.
Şimdi örtünüzü Şulebaş şeklinde takmıyorsunuz. Neden?
Aşağı yukarı 40 yaşından sonra hep dua ettim “Allah’ım bir daha
Şulebaşı getirme” diye.
Neden?
Ben bunu bir geçiş döneminde başörtüsünü sevdirmek için yaptım.
Tesettürü sevdirerek, kabullendirmek için yaptım. Gerçi daha sonra,
büyük örtüler bol pardösüler yaygınlaştı ve bu çok güzeldi.
ŞİMDİ TESETTÜRÜN İÇİ BOŞALTILDI
Ama şimdi artık bol giyinen genç kıza rastlamak zor. Bugünkü tarzı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok kötü bir gidişat var. Peygamberimizin bir sözü var; “Çıplak giyinikler” diye.
Bugünkü kıyafetleri görünce aldığım yarayı anlatamıyorum. Duyduğum o acıyı
anlatamam.
O zaman belki pardösümüz o kadar uzun değildi çünkü o zaman katiyen bırakmazlardı.
Kim müdahale ediyordu?
Toplumdan soyutlanıyordunuz. Mesela bir kalın çorap dediğimiz çorapları ancak yaşlı
bayanlar giyiyorlardı. Müslüman hanımlar bile incecik çorapları giyiyorlardı.
Bugün ciddi bir tartışma yaşanıyor. Hükümetin hazırladığı tasarıyı biliyorsunuz.
Sizce bu yeterli mi?
Bunu bir kere her şeyden önce kızlarımız için bir zul addediyorum. Tek tip kıyafete
mecbur ediliyoruz. Demokrasi varsa ve eğer laiklik dinsizlik değilse bu yapılan kızları
aşağılamaktır. Bir de sadece üniversitede serbest olsun diyorlar.
Üniversiteyi bitirince ne olacak. Biz bunu hak etmiyoruz. Mademki başını
örtecek şöyle veya böyle ört demek nasıl anlayıştır. Yüzü tanınacak bir
şekilde girebilir demek yeterlidir.
Hakkınızda çok sayıda dava açıldığını biliyoruz. Bir de mahkım olup
hapis yattığınız dava var. Nedir o?
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a hakaret gerekçesiyle 9 ay hapis yattım.
Papa 6. Paul’ün Türkiye’yi ziyaretiyle ilgili “Ağlayın ey kardeşlerim ağlayın”
başlıklı yazımdan dolayı.
Önce Demirel’e gidiyorlar, “Şule Yüksel size böyle böyle bir yazı yazmış
efendim davacı mısınız? Diyorlar. “Hayır, doğru yazmış kız okudum” diyor.
Cevdet Sunay’a soruyorlar. Cevdet Sunay “davacıyım mahkum edin” diyor.
Ve Şule Yüksel mahkum oluyor.13 ay on gün.
MÜSLÜMANLAR REHAVETE KAPILMAMALI
Aradan geçen 40 yılda değişen ne var Türkiye’de?
Umumi olarak değerlerinden çok şeyler kaybetmiş bir toplum içindeyiz.
Bunun yanı sıra şuurlu bilinçli İslami kesim en üst makamlara kadar çıktı.
Yani İslam’ın yükselişi diyebileceğimiz bir döneme geldik. Benim hayal
bile edemeyeceğim bir döneme geldik. Tabi ki imanla küfrün çarpışması
kıyamete kadar devam edecek.
Pişman olduğunuz bir şey var mı?
Evet. Şulebaş mesela.
Ne yapmalıydınız?
O günkü durumumdan dolayı öyle bir pişmanlık duymuyorum.
Sadece bu günlere gelip de, o kıyafetin bu derece dejenere edilmesi
bu derece basite indirgenmesi beni üzüyor.
Milli Görüş’le aranız nasıldı?
İlk zamanlar kalben desteklediğim halde parti için bir çalışmada bulunmadım.
Milli Görüş’te hanımların yeri ismiyle bir konferans verdim
Milli Selamet (MSP)’ten istifa eden 13 Nurcu kardeşe, verdim veriştirdim.
Sudan sebeplerden istifa etmişler. Mesela Erbakan’ın hanımı rahmetli
Hatice hanımı ilk defa kürsüye çıkaran ben oldum.
DARBENİN BİR BÖLÜMÜ BİZİM EVİN ÜSTÜNDE PLANLANDI
Peki yeni bir proje ya da kitap var mı düşündüğünüz?
kadar çok projelerim var ki. Aşkımdan, şevkimden zerre kadar bir şey
kaybetmedim. Neler yapmak istiyorum neler. Bir dizi var şimdi “Hatırla
Sevgili” orada Menderes’le ilgili güzel bir mevzuyu ele almışlar ama biz
Menderes’in canlı şahitleriyiz hatta içinde olduk bazı sırlara da vakıf olduk.
Nasıl sırlar mesela?
Menderes’in sesinden radyoda, “en ufak şüphelendiğiniz bir durum
varsa ordu evinde Fahri Özdilek’e bildiriniz” diyorlardı. Meğer kedinin
boynuna ciğer asıyormuşuz. İhtilal hazırlığının bir bölümü bizim
oturduğumuz apartmanın üstünde oluşturuldu. Evimizin çatı katında
gençler oturuyordu, bir şey için çıkmıştım yukarıya, orada bir kağıt
gördüm, yazılı adamın ismini söylüyor. Adamın ismi diyelim ki
Kenan. “Kenan biz teksirleri yaptık arkadaşlara dağıtmak üzere”…
“İşte şu kadarını aldık geri kalanını da sen git matbaadan al” nerelere
dağıtılacaksa oraları da söylüyor, hangi paşayla irtibat kurulacaksa
onları da yazıyor. Biz hemen annemle yine haber verelim dedik.
Telefon ettik, dediler ki “hemen buraya gelebilir misiniz?”
“Belgeyi de unutmayın” dediler. Ordu evinde bizi Mehmet Özgüneş karşıladı.
Senatör oldu ihtilalden sonra. Hiç unutmuyorum, şahane bir
ordu evinde mesela yaldızlı masalar falan sandalyeler, tabaklar.
Elleri titriyor, “nerede belge ve sakın ondan kimseye bahsetmeyin” dedi.
Biz dedik ki, “olur mu efendim sizden kimseye bahseder miyiz?” dedik.
Tabi ihtilali duyunca anlatamam, tabi bizim sarsıntımızı.
En büyük şoku ihtilalcilerin isimleri okunurken yaşadık.
Fahri Özdilek ve Mehmet Özgüneş liste başıydı.
Bir şey daha vardı, bakın bunu ilk defa size anlatıyorum; Dayım
Ankara’da askeri hakimdi. İhtilalden sonra Yassıada Mahkemeleri başlayınca,
dayım Ankara’dan geldi. Oturduk falan. Annem “hayırdır” Ragıp dedi.
Dayım, “Vazifeli geldim, görevim örtülü ödenek durumunu araştırmak” dedi.
Dönüş günü ayrılırken, annem dedi ki, “Ragıp, samimi söyle, Allah için konuş.
Ne buldun, bir şey buldun mu Menderes’le ilgili?” dedi. Dayım dedi ki,
“Abla bak benim hayatım, fikriyatım, inancımı, karakter yapımı biliyorsun.
Menderes’i de sevmem. Ama bak bu boş defteri böyle getirdim aynen
böyle boş olarak teslim edeceğim” dedi. “Bu adamın ipini ben
çekmek isterim, her zaman böyle dediğim halde, bu adamın hiçbir
şeyini bulamadım. Bu dosya ter temiz. Ama dikkat edin, ben bunu
böyle teslim ediyorum, ama bunun içine ne doldurulur, yarın önümüze
ne çıkar bilmiyorum. Siz şurasını bilin ki hiçbir pürüz yok.” Dedi.
Ardından mahkemede Salim Başol duruşmada, örtülü ödenek
duruşmasında, yok ayakkabı tamiri, yok cımbız diyerek akla
gelmeyecek şeyler saydı. Bunları tekrar tekrar söyleyerek salondakiler
kahkaha atıyordu. Gemilerle götürdükleri vatandaşların huzurunda
yaptılar mahkemeyi. Radyodan da naklen veriyorlardı.
vakit