2.14
2.96
0.00
Gülay Göktürk

Bugün

Gülay Göktürk


14 Eylül 2007
font boyutu küçülsün büyüsün

Kutsal meslekler


Okur tepkilerine köşemde cevap yetiştirmek adetim değildir. Ama bu tepkiler başka bazı hastalıkların işareti ise, üzerinde durmak öğretici olabilir. Sözleşmeli öğretmen yazıma gelen tepkilerin önemli bir kısmı "taraf tutma" konusunda tamamen yanlış bir beklentiye dayanıyor.

Bu gruptakiler köşe yazarlığını sadece yönetenleri -devleti, hükümeti, siyasi partileri- eleştirmek sanıyorlar. Toplum içindeki yanlış fikirleri, yanlış eğilimleri hedef aldığınızda "mesleğinize ihanet ettiğinizi" düşünüyor; şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde saldırıyorlar: "Siz ne biçim köşe yazarısınız; bizim hakkımızı koruyacağınıza hükümeti destekliyorsunuz" Tabii burada "hak" kelimesinin "çıkar" yerine kullanıldığına dikkatinizi çekerim.

Hatta içlerinden birisi bunu şu cümleyle bir güzel açık etmiş: "Yazıklar olsun, biz kadroyu kapmaya çalışıyoruz, siz kalkıp neler yazıyorsunuz" Tamam, bunda anlamayacak ne var; ben de zaten "kadroyu kapmamanıza" çalışıyorum Önce bir noktada netleşelim: Ben hiç kimseyle, herhangi bir kesimin çıkarını korumak üzere sözleşme yapmadım yazarlığa başlarken. Tek sözleşmem, tek taahhüdüm, hakkaniyetli davranmak, kendi düşüncelerimi hiçbir bireysel çıkar gözetmeden dürüstçe ortaya koymaktır. Bu düşüncelerin kimin tarafına düşeceği de hiç belli olmaz; bazen toplumun bir kesiminin çıkarlarıyla örtüşür, bazen iktidarın bir kesimiyle... Sözleşmeli öğretmenliği savundum diye beni Ak Parti yalakalığı ile suçlayanlar farkında değiller ama, "sözleşmeli öğretmen" konusundaki ilk yazılarım 10 yıl öncesinin tarihini taşır; yani Ak Parti iktidarından çok öncesinin... Yani diyorum, kızgın öğretmenler ucu çıkarlarına dokundu diye saldırganlaşıp ucuz tarafından "yalakalık" suçlamalarına başvuracaklarına, on yıldır yazdıklarımı biraz olsun anlamaya çalışsalardı bir ihtimal, bugün kendileri de farklı durumda olurdu.

* * *

Bir başka grup ise -ki, bu çok büyüköğretmenliği bütün diğer işlerden o kadar ayrı, o kadar özel bir yere koyuyor ki, öğretmenlik gibi bir meslekle "sözleşmeli personel" kavramını bağdaşamaz görüyor. "Cumhuriyetin bekçileri"nden başlayıp "Kardelenler yetiştiriyoruz"a kadar uzanan, öğretmenler hakkında kahramanlık menkıbeleri anlatmaya; Fakir Baykurt'u aratmayan bir dille köy edebiyatı yapmaya soyunan; "Unutmayın, sizi de bir öğretmen yetiştirdi" "Biz karpuz yetiştirmiyoruz, insan yetiştiriyoruz" gibi ifadelerle bizi, yaptıkları işin ne kadar eşsiz, ne kadar yeri doldurulmaz ve ne kadar "kutsal" olduğuna inandırmaya çalışan mektuplar...

Her toplumda farklı mesleklerin farklı toplumsal prestijleri vardır; kimi daha prestijlidir, kimisi daha az... Ama meseleyi prestijli bir meslek olmanın da ötesine götürüp kutsallaştırırsanız, durum problemli hale gelir. Çünkü bu kutsama beraberinde dokunulmazlık isteğini, imtiyaz ve hatta iktidar talebini de beraberinde getirir. Öğretmenliğe dönecek olursak; evet öğretmenlik önemli bir iştir ve işini iyi yapan bir öğretmen, işini iyi yapan her meslek sahibi kadar saygıyı hak eder. Ama hepsi bu kadar...

Öğretmenliğin bizde böyle kutsal bir meslek olarak algılanışının altında yine devletle ilgili problemlerimiz yatıyor. Devlet, yeni kuşakların yetiştirilmesinde, aileye kesinlikle güvenmediği için, aslında ailenin görevi olması gereken "sağlıklı, ahlaklı, üretken ve mutlu bir çocuk yetiştirme" görevini aileden alıp okula devrediyor. Öğretmenlerin asli görevlerini de bilgilendirmeden çok eğitmek olarak tanımlıyor. Öğretmen de çabasının büyük kısmını çocukları bilgilendirmeye değil, eğip bükmeye, belli kalıplara dökmeye ve sonuçta "Millete devlete hayırlı bir vatandaş" yetiştirmeye harcıyor. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devlet öğretmenini, ümmeti millete çevirme misyonuyla göreve yolluyor. Öğretmen, devletten aldığı bu yetkiyle kolları sıvayıp karşısına gelen çocukları ulus-devletin tek tip kalıbına döküp kalıptan çıkan küçük kurşun askerleri kıt'alar halinde iş hayatına gönderiyor. Kısacası devlet, öğretmenler aracılığıyla yeni nesilleri devletleştiriliyor. Ve bu süreç, hamasi nutuklarla taçlandırılıp, öğretmenler bir nevi "devlet misyonerleri olarak" kutsal bir kata yerleştiriliyor.

Bir başka deyişle, bugün öğretmenlerin kendilerini yerleştirmeye çalıştıkları "eşsiz, benzersiz" pozisyon, bizim devletin son derece yoğun bir "ideolojik devlet" olmasından kaynaklanıyor. Eğer, devlet ideolojik devlet olmaktan uzaklaşıp nötrleşse, öğretmenlerin genç kuşakları "talim ve terbiye etmek; eğip büküp kalıba dökmek diye bir misyonu kalkacak ortadan. Geriye sadece bilgilendirme kalacak ki, böyle bir fonksiyon üzerinde "kutsallık" iddiası kurmak da pek kolay olmayacak... Gördüğünüz gibi mesele, bir mesleğin biraz fazlaca onore edilmesinin ötesinde anlamlar taşıyor; bu yüzden de kurcalanmayı hak ediyor.














Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar


  Henüz yorum yapılmamış





Bu yazarın diğer yazıları