1.52
1.93
60,608
Hilmi Batur

Güneşin Altı

Hilmi Batur

hilmibatur@gmail.com


14 Temmuz 2008
font boyutu küçülsün büyüsün

Ergenekon’a çarpmış Türkiye’den uzaklara…


Londra’da vereceğim önemli bir konferans öncesi Afrika’nın sahili güzel bir şehrine iniş yaptım. Uçağımız hafiften şehre yöneldiğinde sallanınca bir anda Ergenekon çarpmış Türkiye’ye döndüm. Tez toparlandım. Çünkü memleketimden hayli uzakta, emin ellerdeydim!

 

Bir sahil kasabasında otelin denize bakan odalarından birinin balkonundan uçsuz bucaksız görüntüye dalmış gitmişim. Oysa bilgisayar olarak kullandığım cep telefonum alarm veriyordu. Hemen sanal ekranı deniz görüntüsünün üstüne bindirdim. İnternetten seyir fm’i dinlemeye başladım. İstanbul’dan uçmadan önce Kariye’de enfes bir sofrada nargile sohbeti ile beni ağırlayan iki dostum, başlangıcını yapacakları radyo programıyla ilgili tavsiye beklediklerini anlatırken, ‘de get benimlen eğlenmen” diyemeden dinlemiştim onları.

Hadi Muharrem Coşkun’u anladık. Gazetecilikte ortaya koyduğu başarı çizgisi, yazı dizileri, haber müdürlüğü ortada, Bünyamin Yılmaz’a ne oluyor? Benim bildiğim 11 yıldır bana kültür sanat aleminden haberler verir, dertleriyle dertlenmemi ister. Bir kulağımı ona verir, öteki kulağımla İsmet Paşa taklidi yaparak kurtarırdım kendimi. Bu kez öyle olmadı. Adam tutmuş güncel meselelerin ele alındığı bir radyo programında birden kendi ilgi alanı dışına kulak kesilmiş. Yahu sen duysan duysan Ergenekon sesi değil akordeon sesi duyarsın be bilader.

 

Fazla mı yüklenmişim bilemedim. Şimdi sanal ekrandan girdiğim canlı radyo yayınında onları dinliyorum. Sevgili Coşkun büyük bir heyecanla ataklar yapıyor, iş tam gole dönüşeceği sırada yandan bir bayrak kalkıyor. Sevgili Yılmaz, Tarkan konserinde İsmet Özel şiiri okur gibi bir ses tonuyla bir şeyler soruyor. Eh Coşkun’a da coşkuyla nazenin bir ses arası bu sorulara cevap vermek düşüyor.

 

Diyeceksiniz ki hep eleştiriyorsun hiç mi mutlu olmuyorsun dostlarının iyi şeyler yapmasından. Emin’den, Ertuğrul’dan Mustafa’ Balbay’ından hiç böyle söz etmiyorsun. Hah işte durum o. Bu çocuklar fazla beyefendi. Nerde Yılmaz’ım Özdil’im gibi hakaret savurup prim yapmak.

 

Cık.

 

Bi de bu çocuklar televizyona çıksalar dağıtacaklar ortalığı. Bakmayın ‘bu ne belirsizlik orkestrası’ndan bahseder gibi bahsettiğime. “Ağır ol molla desinler”le gazetecilik heyecanı birbirini besliyor, ortaya ilginç bir Türkiye manzarası çıkıyor.

Program bittiğinde sesli kitaplığıma uzandım. Nuri Pakdil’in Batı Notları’nı okumaya başladım. (Bu Bünyamin yürümeyi, yürürken kitap okumayı severmiş. Senin hakkından Mürsel Sönmez gelsin e mi! Bi yürütsün de görelim ense traşını.) Sonra sanal ekranıma Türk televizyonlarını tara dedim.

İçim sıkılır gibi olduğunda (ki ilk dakka golünü yedim ve yabancı turist kimliğine büründüm. Durum her zamanki gibiydi. Türkiye sakin bir anı geçirmek için bol gürültülü sıkıntı yaşama derdindeydi.) Ertuğrul’umun seçtiği parçayı dinlemeye başladım CD çalardan.

 

O sırada Başkan Bush aradı. Teyo pehlivanın kim olduğunu sordu.

 

Çok meşhurmuş.

 

Dedim hayırdır. Dedi ben her konuşmamda önemli şeyler anlatmaya başladığımda, yok senin Teyo’yu yakalaman için kırk Pişekar kırk Kavuklu, yüz yirmi Meddah izlemen lazım dediler. Dedim hayırdır. Hangi önemli mevzuda senin engin fikirlerini dinleyenler Teyo’yu hatırladılar. Dedi ki şu İran canım. Biliyorsun dünyayı kana bulayacaklar. Sevgili Bush dedim. Sen bırak Teyo’yu, bizim Sülüman var, İslamköylüdür, onla biraz takıl, işin inceliklerini öğretir sana. Türk siyasetinin duayenidir. Eğer eksik kalırsan bizim Ertuğrul’u da bi arayıver, fırdönerken ayağın takılmaz, düşmezsin deyiverdim.

Dert bir değil ki! İlhan üstad içerde kaldığı günler boyunca biriktirdiği komplo teorilerini köşe yazılarına dökeceği sırada ‘aman ha’ demişler gibi iki ileri bir geri yazmaya başlayınca kafası bulanmış. Aradı üstad bir çare diye. Rubin Michael gibi ulusal dostu bir Amerikalının yardım edemediği İlhan’a ben nasıl yardım edeyim! Kitabının başına kondurduğu “Güzel Amerikalı” ile muvazaalı dostluğu başına bir halel getirecek ama neyse.

 

Tatilim bittiği gibi Londra’da olacağım. Orada vereceğim konferansın başlığı ‘Ne olacak bu İngiltere’nin hali” olacak.

 

Tony kardeş, Türk insanını, yöneticilerinin ruh halini anlamak için empati yapmak istemiş. Eğer ben İngiltere’yi anlarsam o da Türkiye’yi anlayabilecekmiş. Yanında da görevi devrettiği Gordon Brown vardı. Böyle emekliliğe can gurban canım! Sonra da Amerika’da konuşacağım. Başlıkta sadece ülke ismi değişecek. Hele İngiltere’de (bak Muharrem’i iyi dinlemişim, o anlatmıştı, sen çatla e mi Bünyamin!) bir asker darbecilik hevesini emekli olmasına rağmen dillendirmiş de cezayı basmışlar. Siz Türkiye’nin büyüklüğünü anlayacaksınız ama çok geç olacak, çoook.

Türkiye’de vereceğim konferansın başlığı ise yok. Başlık konusunda düşünmesini istediğim M. Yakup Yılmaz, Yalçın Doğan, Ruhat Mengi, Ahmet Hakan, Mehmet Ali Kışlalı, Cüneyt Arcayürek, Tuncay Özkan ve Hıncal Uluç’tan cevap geldiğinde “Ok. Musti Türkiye Tamamdır” diyeceğim.

Bu arada Türkiye’nin bu kadar ‘Demokratmış, içindeki darbecileri temizlemek istermiş’ pozlarından ürkmeye başlayan bir dostum mail göndermiş. Durumun nasıl seyredeceğini soruyor.

 

Güzin Abla öte alemden yazabilseydi, “Yavrucuğum, büyük sıkıntılar çekiyorsun, ama yakın zamanda düzeleceksin, umutsuz olma” gibi bir cevap verirdi.

 

Şimdi sanal ekranımı tek tuş darbesiyle kapattım. Görüntü düzeldi, deniz yine kendi halinde rüzgarla huşu içinde sohbet kıvamına geldi.

Siyah derili bir dostum el salladı, sarışın genç gözlerini kıstı ufka baktı.

 

O sırada biri “Pek muhterem Hilmi Batur beyciğim” diye seslendi. Ses yakınımdan geliyordu. Hatta ta içimden. Fesüphanallah dedim, içimde açık kalan tüm kanalları kapattım.

Kara kara düşünüyorum şimdi. Savcı Öz müydü seslenen Eruygur muydu? İkisi de dostumdur da!

 

Neyse dedim onlar kozlarını paylaşsınlar, ben de denizin keyfini çıkarayım. Heyo dedim ve daldım denizin derinliklerine.

Denizin içinde balıkların sohbetini dinlemeye başladım. Ne olacak bu Hilmi beyciğimizin hali derlerken uyanıverdim.

Uçağın tekerlekleri yere değmiş, kalmayı düşündüğüm Afrika’nın inci gibi bir şehrine inivermiştim.

 

Sırada otele gitmek var. Uzanıp, Türkiye’yi düşünmeden güzel bir tatil yapmak.

 

Bakalım başarabilecek miyim!...















Yorum ekleYorum ekle
Yorumlar


  Henüz yorum yapılmamış





Bu yazarın diğer yazıları